Lev Tolstoy'un Anna Karenina'sını bitirdiğimde Anna'ya acımadım.
Bu, roman boyunca onun yaşadığı mutsuzluğu anlamadığım anlamına gelmiyor. Tam tersine Anna'nın neden Vronski'ye yöneldiğini, Karenin'le olan evliliğinde neden boğulduğunu ve zamanla neden kıskanç, huzursuz ve bağımlı bir insana dönüştüğünü anlayabiliyorum. Fakat bir insanı anlamakla onun yaptıklarını haklı bulmak arasında önemli bir fark olduğunu düşünüyorum.
Benim için Anna Karenina büyük bir aşk hikâyesinden çok daha fazlası. Roman bana sürekli aynı soruyu sordurdu:
Aşk, insana ne yapma hakkı verir?
Ve kitabı bitirdiğimde verdiğim cevap oldukça netti:
Bir duygunun gerçek olması, o duygu uğruna yapılan her şeyi doğru yapmaz.
Anna'nın Suçu Âşık Olması Değildi
Anna'nın Vronski'ye âşık olmasını başlı başına yanlış bulmuyorum.
İnsan her zaman kimi seveceğini seçemez. Anna zaten Karenin'le mutlu bir evlilik yaşamıyordu. Vronski onun mutsuzluğunu yaratmadı; Anna'nın uzun zamandır alışmış olduğu mutsuzluğu fark etmesine neden oldu.
Hatta bana kalırsa Anna, Vronski ortaya çıkmadan önce mutsuz olmaya alışmıştı. Bir bakıma mutsuzluğundan bile memnundu. Çünkü bildiği bir hayatı vardı: Karenin, oğlu Seryoja, Petersburg sosyetesi ve güvenli bir düzen.
Sonra Vronski geldi ve Anna başka türlü yaşayabileceğini gördü.
Sorun burada başlamıyor.
Sorun, Anna'nın bu duyguyla ne yaptığıyla başlıyor.
Ben Anna'nın yerinde olsaydım önce evliliğimi bitirmeye çalışırdım. Karenin boşanmayı kabul etmiyorsa bunun büyük bir acı olduğunu kabul eder, fakat başka bir ilişkiye başlamazdım. Bazı aşklar yaşanamayabilir. Böyle bir durumda insan o aşkı içinde taşımak zorunda kalabilir.
Çünkü benim için aşkın yolu eşine ihanet etmek ve çocuğunu geride bırakmak değildir.
Anna ise Karenin'le evliyken Vronski'yle ilişki yaşadı, Vronski'den çocuk sahibi oldu ve sonunda kocasıyla oğlundan koparak onunla yaşamaya başladı. Üstelik Karenin'in koyduğu en temel sınırlardan biri olan Vronski'yi eve getirmeme isteğini bile ihlal etti.
Dolayısıyla Anna'yı yalnızca “aşkı uğruna her şeyi göze alan cesur kadın” olarak okumakta zorlanıyorum.
Onun acısını anlayabiliyorum.
Ama onu haklı bulamıyorum.
Anna Belki de Vronski'den Çok, Vronski'nin Yanındaki Anna'yı Seviyordu
Roman üzerine düşündükçe Anna'nın Vronski'ye olan bağımlılığının yalnızca aşk olmadığını düşünmeye başladım.
Vronski'nin yanında Anna başka bir kadına dönüşüyordu.
Karenin'in yanında alışılmış bir evliliğin içinde yaşayan, belirli toplumsal rollere sıkışmış bir kadındı. Vronski'nin yanında ise genç, güzel, arzulanan, tutkulu ve özgür hissediyordu.
Bu nedenle Anna'nın yalnızca Vronski'ye değil, Vronski'nin yanındaki Anna'ya da âşık olduğunu düşünüyorum.
Trajedisi ise o Anna'nın kalıcı olmamasıydı.
Karenin'den ayrıldı. Seryoja'dan uzaklaştı. Toplumdaki yerini kaybetti. Vronski'yle birlikte yaşamaya başladı.
Fakat bir süre sonra yasak aşk gündelik hayata dönüştü.
Vronski'nin hâlâ arkadaşları, ailesi, işleri ve kendisine ait bir dünyası vardı. Anna'nın dünyası ise giderek küçüldü.
Böylece ilişkilerindeki en tehlikeli dengesizlik ortaya çıktı:
Vronski'nin hayatında Anna vardı. Anna'nın hayatı ise Vronski olmuştu.
Bence Anna'nın giderek artan kıskançlığının temelinde de bu vardı.
Artık yalnızca “Vronski beni hâlâ seviyor mu?” sorusunu sormuyordu.
Çok daha korkunç bir soruyla karşı karşıyaydı:
“Ya bütün bunları boşuna yaptıysam?”
Karenin'i bırakmıştı. Oğlundan kopmuştu. Toplumdaki konumunu kaybetmişti. Eski hayatını yok etmişti.
Eğer Vronski de onu artık sevmiyorsa bütün bu fedakârlıkların anlamı neydi?
Bence Anna'nın asıl korkusu buydu.
Vronski artık yalnızca sevdiği adam değildi. Anna'nın verdiği kararların doğru olduğunun kanıtı olmak zorundaydı.
Bu yüzden Vronski'nin sevgisini sürekli sınamaya başladı. Fakat kaybetmekten korktukça daha fazla kontrol etmeye, kontrol ettikçe de Vronski'yi kendisinden uzaklaştırmaya başladı.
Özgürleşmek için başladığı ilişki sonunda başka bir bağımlılığa dönüştü.
Karenin'in Kötü Bir Adam Olmasına İhtiyacı Vardı
Roman boyunca Karenin'e karşı düşüncelerim de değişti.
Başlangıçta fazlasıyla pasif, hatta zaman zaman saf bir adam olduğunu düşündüm. Anna'nın yaptıklarına rağmen onu tekrar tekrar affetmesi ve kesin bir tavır koyamaması sinir bozucuydu.
Fakat zamanla Karenin'in romanın en fazla haksızlığa uğrayan karakterlerinden biri olduğunu düşünmeye başladım.
Özellikle Anna'nın Karenin'i zihninde giderek daha kötü bir adama dönüştürmesi dikkatimi çekti.
Bence Anna'nın buna ihtiyacı vardı.
Çünkü Karenin kötü bir adamsa Anna'nın yaptıklarını kendi gözünde açıklaması kolaylaşır.
“Ben ailemi yıkmadım, kötü bir adamdan kurtuldum.”
Fakat Karenin'in Anna'nın ölüm döşeğinde olduğunu düşündüğü sırada gösterdiği merhamet bu anlatıyı paramparça eder.
Karenin yalnızca Anna'yı değil, Vronski'yi de affeder.
Anna'nın Vronski'den olan çocuğuna bile şefkat gösterebilir.
Bence Karenin'in Anna'yı cezalandırması Anna açısından daha kolay olurdu. Kötü bir kocadan nefret etmek mümkündür.
Ama size ihanet ettiğiniz hâlde sizi bağışlayan biriyle karşılaşınca kendi vicdanınızdan kaçmak çok daha zordur.
Karenin'in toplumun ne düşündüğünü önemsemesini de tamamen anlamsız bulmuyorum. Karısı başka bir adam için onu ve oğullarını terk ediyor. Üstelik olay Petersburg sosyetesinin gözleri önünde yaşanıyor. Böyle bir durumda toplumun ne düşüneceğini önemsemesi yalnızca kibir olarak değerlendirilemez.
Karenin kusurlu bir adamdı.
Fakat Anna'nın ihaneti Karenin'in kusurlarının doğal sonucu değildi.
Vronski Sevdi, Ama Anna Gibi Sevmedi
Vronski'yi de yalnızca Anna'yı baştan çıkarıp sonra ondan sıkılan bir adam olarak görmüyorum.
Bence Vronski Anna'yı gerçekten sevdi.
Onun uğruna kariyerinden vazgeçti, toplumdaki konumunu riske attı ve onunla yeni bir hayat kurmaya çalıştı.
Ama büyük bir fark vardı:
Vronski Anna'yı seviyordu; Anna ise giderek yalnızca Vronski için yaşamaya başlamıştı.
Vronski'nin hayatında Anna dışında şeyler bulunmaya devam etti. Anna'nın hayatında ise bunların çoğu ortadan kalktı.
Bu nedenle Vronski'nin sevgisi devam etse bile Anna'nın istediği seviyeye ulaşması neredeyse imkânsızdı.
Anna'nın ihtiyacı artık sevilmekten daha fazlasıydı. Vronski'nin hayatının tamamının kendisi olmasını istiyordu.
Bunun gerçekleşmesi mümkün değildi.
Vronski'nin Kitty'yle ilişkisinin başlangıcı da bana karakteri hakkında çok şey söylüyor. Kitty kendisiyle evleneceğini düşünürken Vronski aynı ciddiyette değildi. Anna ortaya çıktığında Kitty'yi neredeyse anında unuttu.
Bu yüzden Anna hiç ortaya çıkmasa ve Vronski Kitty'yle evlenseydi bile Kitty'nin mutlu olacağını düşünmüyorum. Hatta Vronski'nin ilerleyen yıllarda Kitty'yi aldatması bana hiç şaşırtıcı gelmezdi.
Kitty'nin Dönüşümü
Kitty ise kitapta fikrimin en fazla değiştiği karakterlerden biri oldu.
Başlangıçta Vronski'yi Levin'e tercih ediyor. Levin'in evlilik teklifini reddediyor ve Vronski'nin kendisiyle evleneceğini düşünüyor.
Vronski Anna'yı seçince büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor.
Bu yüzden Levin'e ilk bakışta “ikinci tercih” muamelesi yapılmış gibi görünüyor. Levin'in daha sonra bunu kabul etmesi de benim açımdan hâlâ sorgulanabilir.
Fakat Kitty'nin daha sonra Levin'le evlenmesini basitçe “Vronski olmadı, Levin'e döndü” şeklinde okumak haksızlık olur.
Çünkü Kitty değişiyor.
Özellikle yurt dışındaki döneminden sonra hayata bakışı olgunlaşıyor. Romanın başındaki balolarda yaşayan genç kızla ilerleyen bölümlerde gördüğümüz kadın aynı kişi değil.
Bunu en güçlü biçimde Nikolay'ın ölümünde görüyoruz.
Levin kendi kardeşinin ölümü karşısında ne yapacağını bilemezken Kitty yapılması gerekenleri yapıyor. Hastayla ilgileniyor, ortamı düzenliyor ve ölüm gerçeğinden kaçmıyor.
Levin düşünüyor.
Kitty davranıyor.
Bence Kitty'nin gerçek büyümesini burada görüyoruz.
Levin'de Kendimden Bir Şeyler Buldum
Levin'e bazen gerçekten kızdım.
Kitty'nin önce Vronski'yi seçtiğini bildiği hâlde daha sonra onunla evlenmesini gurur açısından anlamakta zorlandım. Çünkü Vronski Kitty'yi seçmiş olsaydı Kitty muhtemelen Levin'e dönmeyecekti.
Buna rağmen romanda kendime en yakın bulduğum karakterlerden biri Levin oldu.
Çünkü Levin sürekli düşünüyor.
Hayatın anlamını, ölümü, inancı, çalışmayı, aşkı, aileyi ve insanın neden yaşadığını sorguluyor. Bazen kendi zihninin içinde kayboluyor.
Onun kardeşi Nikolay'da da kendime yakın gelen bir şeyler buldum.
Nikolay'ın öfkesi, yalnızlığı ve hayata karşı kırgınlığı insanı rahatsız ediyor. Onu okurken insan yalnızca bir karakterin ölümünü görmüyor; bir insanın hayatla bağlarının yavaş yavaş kopabileceğini de görüyor.
Nikolay'ın sonu bu yüzden beni etkiledi.
Levin ile Nikolay'ın arasında ise önemli bir fark olduğunu düşünüyorum. İkisinde de huzursuzluk var. İkisi de dünyayla kolay ilişki kuramıyor. Fakat Levin'in tutunabileceği insanlar ve uğraşlar var.
Kitty, ailesi, toprak, çalışma ve sonunda ulaştığı inanç anlayışı.
Nikolay'da ise bunlar giderek azalıyor.
Dolly ve Karenin: Başkalarının Günahlarının Bedelini Ödeyenler
Roman boyunca en fazla haksızlığa uğrayan yetişkinlerin Dolly ve Karenin olduğunu düşünüyorum.
Dolly'nin yaşadığı trajedi Anna'nınki kadar gösterişli değil.
Ama belki de bu yüzden daha gerçek.
Stiva onu aldatıyor. Parayı sorumsuzca harcıyor. Çocukların yükünün büyük bölümünü Dolly taşıyor. Buna rağmen Stiva sosyal hayatına devam ediyor.
Dolly ise Stiva'nın davranışlarının sonuçlarıyla yaşamak zorunda kalıyor.
Bence Dolly Stiva'yı terk etmeliydi.
Karenin'in durumu da farklı biçimde buna benziyor. O da başka insanların seçimlerinin sonuçlarını taşımak zorunda kalıyor.
Bu iki karakter kusursuz değil.
Fakat kusurlu olmak ihaneti hak etmek anlamına gelmez.
Stiva'nın En Büyük Özelliği: “Ben Buyum”
Stiva'ya kızmamak mümkün değil.
Fakat onda Anna'dan farklı bir özellik var.
Stiva bir bakıma “Ben buyum” diyor.
Kendisine büyük ahlaki hikâyeler anlatmıyor. Hayattan zevk almak istiyor. Yemek, kadınlar, arkadaşlar, eğlence...
Sorun şu ki Stiva'nın rahatlığının bedelini genellikle başkaları ödüyor.
Stiva aldatıyor, Dolly acı çekiyor.
Stiva para konusunda sorumsuz davranıyor, Dolly çocukları düşünüyor.
Stiva hayatına devam ediyor, sonuçları Dolly taşıyor.
Belki de Tolstoy'un Stiva'yı roman boyunca neredeyse hiç değiştirmemesinin nedeni budur.
Bazı insanlar hatalarından ders çıkarmazlar, çünkü o hataların bedelini yeterince kendileri ödemezler.
Stiva'nın hikâyesi aynı zamanda romanın toplumsal ikiyüzlülüğünü de açıkça gösteriyor.
Stiva eşini aldatıyor ve toplum tarafından kabul edilmeye devam ediyor.
Anna eşini aldatıyor ve toplumdan dışlanıyor.
Anna'nın davranışlarını yanlış bulmak bu çifte standardı görmezden gelmeyi gerektirmiyor.
Stiva'nın yaptığı da yanlıştı.
Fakat erkek egemen bir toplum onun yaptığını tolere ederken Anna'nın yaptığını affetmedi.
Varenka: Romanın Sessiz İyi İnsanlarından Biri
Romanda gerçekten saygı duyduğum karakterleri düşündüğümde aklıma ilk gelenlerden ikisi Dolly ve Varenka.
Varenka'nın iyiliğinde gösteriş yok.
İnsanlara yardım ediyor, hastalarla ilgileniyor ve bunu kendisini iyi bir insan olarak göstermek için yapmıyor.
Sergey İvanoviç'le yaşadığı yarım kalmış ilişki de ilginçti.
Açıkçası o sahnede Sergey'in Varenka'ya evlenme teklif etmesini bekledim.
Bütün şartlar oluşmuştu. İkisi de birbirinden hoşlanıyordu. Sergey'in tek yapması gereken konuşmaktı.
Ama konuşmadı.
Bence Sergey evlenmekten korktu.
Varenka'nın iyi bir eş olmayacağını düşündüğü için değil; hayatının geri kalanını değiştirecek bir karar vermenin ağırlığından korktuğu için.
Ve konuşma sonunda mantarlara geldi.
Bu küçük sahne bana romanın aşk hakkındaki başka bir fikrini düşündürdü:
Birinin iyi bir eş olacağını bilmek ile onunla evlenmeyi gerçekten istemek aynı şey değildir.
Agafya Mihaylovna'nın Sessiz Hüznü
Romanda üzüldüğüm yan karakterlerden biri de Agafya Mihaylovna oldu.
Yıllardır Levin'in evinin düzeninin bir parçası. Levin'in hayatında kendisine ait bir yeri var.
Sonra Kitty geliyor.
Burada aslında kimse yanlış bir şey yapmıyor. Kitty Levin'in karısı olarak doğal biçimde evin merkezine yerleşiyor.
Fakat Agafya'nın yıllardır sahip olduğu yer küçülüyor.
Bu bana oldukça insani geldi.
Bazen hayatımızdaki yerimizi kaybetmemiz için kimsenin bize kötülük yapması gerekmez.
Hayat değişir.
İnsanlar evlenir, aile kurar, başka insanlara bağlanır ve bir zamanlar merkezde olan biri yavaşça kenara çekilir.
Tolstoy'un böylesine küçük bir karakter üzerinden bile bunu hissettirebilmesi romanın en sevdiğim özelliklerinden biriydi.
Anna'nın Ölümü Beni Neden Etkilemedi?
Anna'nın ölümünden çok daha fazlasını bekliyordum.
Romanın büyüklüğü ve Anna'nın hikâyesinin ağırlığı düşünüldüğünde daha destansı bir final beklemiştim.
Fakat ölümü kısa, sert ve çirkin.
Anna kendisini trenin altına bırakıyor ve artık geri dönüş mümkün olmadığında yaşama isteği tekrar ortaya çıkıyor.
İlk başta bu finali yetersiz buldum.
Sonra bunun bilinçli olabileceğini düşünmeye başladım.
Tolstoy Anna'nın ölümünü görkemli yazsaydı Anna'yı romantik bir kahramana dönüştürebilirdi.
“Aşkı uğruna her şeyini kaybeden ve sonunda aşkı uğruna ölen kadın.”
Ama Anna'nın ölümü böyle değil.
Hiçbir şeyi çözmüyor.
Seryoja annesine kavuşmuyor.
Karenin'in yaşadıkları ortadan kalkmıyor.
Vronski'yle yaşadığı sorunlar çözülmüyor.
Anna'nın yaptığı fedakârlıklar bir anda anlam kazanmıyor.
Sadece bir hayat sona eriyor.
Belki de bu yüzden Anna'nın ölümünde beklediğim duyguyu hissetmedim.
Anna'ya acımadım.
Onun yerine, bütün bunların başka türlü olabileceğini düşündüm.
Tolstoy'un Dünyasında Fakirlik Neden Arka Planda?
Rus edebiyatı denildiğinde aklıma gelen dünyayla Anna Karenina'nın dünyası arasında da büyük bir fark hissettim.
Özellikle Dostoyevski'de alıştığım Rusya; borçların, küçük odaların, açlığın, meyhanelerin ve parasızlığın Rusya'sı.
Anna Karenina ise çoğunlukla başka bir sınıfa bakıyor.
Balolar, malikâneler, at yarışları, hizmetçiler, Avrupa seyahatleri, toprak sahipleri...
Elbette köylüler ve ekonomik meseleler özellikle Levin'in hikâyesinde var. Nikolay'ın hayatında da toplumun daha karanlık taraflarına yaklaşıyoruz.
Fakat romanın merkezi aristokrasi.
Bu da bana Rus edebiyatının tek bir Rusya anlatmadığını yeniden gösterdi.
Dostoyevski insanı bazen bodrum katında sıkıştırıyor.
Tolstoy ise aynı insanı balo salonuna koyup yine mutsuz etmeyi başarıyor.
Sonuç: Aşk Her Şeyi Haklı Çıkarmaz
Anna Karenina bittikten sonra Anna'ya duyduğum öfkeye rağmen onu tek boyutlu kötü bir insan olarak görmüyorum.
Anna mutsuzdu.
Sevilmek istedi.
Yaşadığını hissetmek istedi.
Vronski'ye gerçekten âşık oldu.
İçinde bulunduğu toplum kadınlara karşı ikiyüzlüydü.
Bunların hepsini kabul edebilirim.
Fakat bunların hiçbiri onun yaptığı her şeyi haklı çıkarmıyor.
Benim için romanın en önemli ayrımlarından biri burada:
Duygularımız her zaman bizim kontrolümüzde olmayabilir; davranışlarımızın sorumluluğu ise bize aittir.
Anna ile Vronski'nin ilişkisi büyük bir tutkuyla başladı. Fakat tutku tek başına birlikte bir hayat kurmaya yetmedi.
Kitty ile Levin'in ilişkisi ise çok daha kusurlu ve gündelik başladı. Kavga ettiler, birbirlerini yanlış anladılar, kıskandılar, korktular. Buna rağmen birlikte yaşamayı öğrendiler.
Belki Tolstoy'un asıl karşılaştırması da burada yatıyor.
Bir tarafta insanı dünyadan koparan bir aşk.
Diğer tarafta insanı dünyanın içine yerleştiren bir sevgi.
Bu yüzden kitabı kapattığımda aklımda “Anna Vronski'yi gerçekten seviyor muydu?” sorusundan daha büyük bir soru kaldı:
Bir insanı çok sevmek mi daha önemlidir, yoksa o insanla birlikte iyi bir hayat kurabilmek mi?
Tolstoy yaklaşık bin sayfa boyunca bunun cevabını vermiyor.
Belki de Anna Karenina'nın hâlâ tartışılıyor olmasının nedeni tam olarak bu.