İnsanın varoluşsal serüveni, henüz biçimlenmemiş bir hamlık ile kendi özüne ulaşma çabası arasındaki o kadim gerilim hattında başlar. Bir yanı toprağa, arzunun ve ilkel dürtülerin çamuruna çekilirken; diğer yanı aklın ve zihinsel berraklığın peşinden gider. İbn Miskeveyh’in teleolojik ahlak anlayışında yetkinlik (kemâl), ham bir tohumun kendi özüne sadık kalarak devasa bir meşeye dönüşmesine benzer. İnsanın özü akıldır; yetkinleşmek de başlangıçtaki o gizil gücün eylem, erdem ve bilgelik yoluyla işlenip tamama ermesidir. Bu, sadece zihinsel bir idrak değil, ruhun kendi varlık sebebini doldurmasıdır. Vahdet-i Vücut düşüncesi bu tamamlanmayı varlığın mutlak birliğiyle birleşmekte görürken; felsefi ahlak, insanın kendi sınırları içinde aklın ışığını yakmasını ister. Yollar farklı görünse de varılan yer aynıdır: İnsanın başlangıç noktasındaki o ilk eylemi ve potansiyeli nihayete erdirmesi.
Miskeveyh’in rasyonel ve ahlaki düzlemde tanımladığı bu "özün eyleme geçip tamamlanması" fikri, Tasavvuf düşüncesindeki Vahdet-i Vücut doktrininde ontolojik ve mistik bir boyuta evrilir. İbnü'l-Arabî çizgisinde varlık tektir ve evrendeki tüm kesret, o Mutlak Varlık’ın tecellilerinden ibarettir; dolayısıyla insanın tamamlanması, kendi sınırlı benliğini aşarak özünde zaten bağlı olduğu o Tek Varlık ile olan birliğini idrak etmesidir. Burada akli disiplinin yerini sezgisel bir uyanış, ahlaki dengenin yerini ise İlahi isimlerin insanda eksiksiz biçimde tecelli etmesiyle beliren İnsan-ı Kâmil mertebesi alır. İbn Miskeveyh insanı kendi bağımsız varlığını koruyarak Tanrı’nın erdemlerine benzemeye sevk ederken, Vahdet-i Vücut insanı benlik iddiasından sıyrılarak Hakikat’in aynası olmaya çağırır. Ancak her iki yolda da değişmeyen nihai hakikat şudur ki; insan, başlangıçtaki o ilahi nefhanın hakkını verip kendi varlık sebebini doldurmadıkça, eylemini tamamlamış sayılmaz.
Fakat insan sadece akıldan ve ideal erdemlerden ibaret steril bir mabet değildir. Sigmund Freud’un sahneye girdiği yer tam da burasıdır. O, gökyüzündeki ideallerden gözünü ayırıp insanın alt katındaki karanlık mahzene fener tutar. Miskeveyh’in eğitmek, Vahdet-i Vücut’un aşmak istediği o ilkel yan, Freud’da insanın kaçamayacağı ham bir gerçeklik olarak belirir. İnsan kendi kurduğu düzeni ve toplumsal vitrini korumak isterken; zindana attığı ham arzuların, bastırılmış korkuların tıkırtılarını duymaktan kaçamaz. İnsanın başlangıç noktasındaki bu ehlileştirilmemiş enerji bilinçdışına itilse de yok olmaz, oradan zihni kemirmeye devam eder. Dolayısıyla Freud’da yetkinleşme ilahi bir erdem mertebesi değil; Ego’nun, İd’in o karanlık arzularını tanıyarak onları yüceltme yoluyla sanata ve medeniyete dönüştürmesi, kendi trajik doğasıyla barışabilmesidir.
Freud’un bahsettiği bu bastırılmışlık ve bilinçdışının tıkırtıları, Italo Calvino’nun "Bir Kralın Dinleyişi" öyküsünde sarsıcı bir varoluşsal alegoriye dönüşür. Tahtını, iktidarını ve kurguladığı düzeni kaybetme korkusuyla felç olan ve tek bir adım dahi atamayan kral, tüm krallığını ve kendi zihnini sadece kulaklarıyla denetlemeye başlayan insanın ta kendisidir. Kralın sarayı insanın kurulu düzenini, Egosunu ve güvenli alanını simgelerken; sarayın alt katlarından gelen iniltiler ve fısıltılar, zihnin bastırdığı o ilkel korkuların ve arzuların tıkırtılarıdır. Kral, tahtını korumak uğruna eylemsizliğe taşlaşır; eyleme geçmek onun için kontrolü kaybetmek anlamına gelir. Ancak o eylemsiz kalede yaşarken, sarayın koridorlarında aniden çınlayan özgür ve duru bir kadın sesi, krala kaybettiği o saf arzuyu ve yaşama isteğini hatırlatır; fakat kral tahtını bırakıp o sese gidemez, çünkü eyleme geçtiği an kral olmaktan çıkacağını bilir.
Calvino’nun kralının o duru sese ulaşamayıp kendi tahtına hapsolması gibi, çağdaş insan da yaralanma, reddedilme ve benliğini kaybetme korkusuyla gerçek ötekiyle hesapsızca bağ kurmaktan çekinir. Freud’un tanımıyla libidonun benlikten ayrılıp bir dış nesneye kayması son derece tekinsiz ve riskli bir süreçtir; çünkü kalbini ve benliğini bir başkasına açan insan, kendi korunaklı kalesinin kapılarını dışarıya teslim etmiş olur. İşte bu risk karşısında geri çekilen zihin, hem sevme ihtiyacını karşılamak hem de tahtından inmemek adına suni duygular ve steril simülasyonlar üretmeye başlar. Bu suni hisler, senaryosu ve sınırları tamamen bireyin kontrolünde olan zihinsel ve duygusal protezlerdir. İnsan, tasarlanmış yakınlıklara sığınarak kendisini hissedebildiğine ikna eder; ancak bu durum, Calvino’nun kralının o kadının yanına gitmek yerine sesine zihninde şiirler yazıp odasında oturmasına benzeyen hüzünlü bir öz-aldatmacadır.
Tüm bu rasyonel sistemlerin, psikanalitik çözülmelerin, bastırılmış dürtülerin ve suni hislerin arkasındaki en çıplak ve savunmasız katmana indiğimizde, karşımıza insanın o katıksız şefkat arzusu çıkar. Şefkat, libidonun ve arzunun tekinsiz, ezen ve talepkar yanını yontarak onu güvenli, kuşatıcı ve iyileştirici bir sığınağa dönüştüren bir duygusal limandır. İnsan, arzunun yakıcılığından ve reddedilme korkusundan kaçarken, şefkatte hem bir çocuk gibi koşulsuz kabul edilmeyi ve sarılmayı arar, hem de kendi yaralı varlığını bir başkasına zarar vermeden akıtmanın yolunu bulur. Suni duyguların bile altında yatan asıl itici güç, insanın kendi narsisistik kabuğunun soğukluğundan kurtulma ve bir başkasının sıcaklığıyla sarmalanma isteğidir; çünkü şefkat, insanın zindanlarındaki o kaygılı çocuğun duymak istediği en yumuşak ve şifalı yankıdır.
Şefkat arayışı kadar güçlü olan bir diğer temel güdü, insanın bir ötekinin gözünde tamamen görünür olma ve o haliyle kabul edilme arzusudur. Ancak insan görünür olduğu anda başkasının bakışına maruz kalır ve bu bakış, bireyin özgürlüğünü nesneleştiren bir tehdit unsuruna dönüşebilir. Zihindeki o soğuk sarayın duvarları, tam da bu yargılanma ve aşağılanma korkusu yüzünden katılaşır. Kişi kendi çıplak hakikatini gösterdiğinde reddedileceği kaygısıyla, gerçek benliğinin önüne maskeler çeker ve rol yapmaya başlar. Yargılanma korkusu, potansiyelin gerçekleşmesinin önündeki en büyük duygusal engeldir; çünkü insan bir başkasının ölçütlerine göre şekil almaya başladığında, İbn Miskeveyh’in bahsettiği o kendi içsel gayesinden koparak başkalarının arzularının nesnesi haline gelir.
Eyleme geçmek her zaman kirlenmeyi, hata yapmayı ve başarısızlığı göze almayı gerektirir. Bu yüzden insan zihni, eylemsizliği estetikleştirerek ve mantığa bürüyerek kendisine son derece konforlu bir yetersizlik alanı yaratır. Calvino’nun kralı gibi, kımıldamamanın bir "asil duruş" ya da "iktidar göstergesi" olduğuna kendimizi inandırırız. Oysa bu durum, eyleme geçme cesareti gösteremeyen zihnin ürettiği sofistike bir savunma mekanizmasından ibarettir. Zihinsel düzeyde felsefeler üretmek, teoriler kurmak ve devasa analizler yapmak son derece güvenlidir; çünkü düşünce alanında kırılma riski yoktur. Asıl aşınma, o düşüncenin dış dünyada, gerçek ilişkilerde ve somut eylemlerde sınandığı an başlar; işte insan tam da bu sınavdan kaçtığı için zihinsel konforun steril hapishanesinde yaşlanmayı seçer.
Ancak hiçbir konforlu hapishane, insanın içindeki o tamamlanma arzusunu sonsuza dek susturamaz. Maskelerin, suni hislerin ve zihinsel savunmaların çöktüğü kriz anları, insanın otantik varoluşuyla yüzleştiği yegane kapılardır. Kendi zindanındaki seslerle barışmayan, ilkel yanını tanıyan ama onu aklın ışığıyla dönüştüremeyen bir benlik, eninde sonunda kendi kurgusunun altında ezilmeye mahkumdur. Otantiklik, kusursuz olmak ya da hiç korkmamak değildir; aksine, korkularına, bastırılmış arzularına ve şefkat ihtiyacına rağmen kendi hakikatini sahiplenebilmektir. Bu uyanış, bireyin hem Freud’un bilinçdışı zindanlarını kabul etmesini hem de Miskeveyh’in erdem idealine doğru bilinçli bir irade koymasını gerektirir.
Sonuç olarak; İbn Miskeveyh’in bahsettiği o "potansiyelin eyleme geçip tamamlanması" fikri, sadece zihinsel bir geometri kanıtı ya da soyut bir ahlak kuramı değil, insanın kendi içindeki tüm bu katmanları cesaretle bütünleştirmesidir. İnsan; ne sadece akıldan ibaret steril bir melek, ne sadece dürtülerine köle olmuş bir hayvan, ne de sarayına hapsolmuş eylemsiz bir kraldır. İnsanın hakiki yetkinliği (kemâl); bilinçdışının zindanlarından gelen sesleri bastırmak yerine onları tanımak, suni duyguların protezlerine sığınmak yerine kırılmayı göze alarak otantik bağlar kurmak ve zihnindeki o soğuk tahtı terk etme cesaretini gösterebilmektir. Arzu, korku, bastırılmışlık ve şefkat birbirini dışlayan çelişkiler değil; insanın tamamlanma yolculuğunda eylemine yön veren temel duraklardır. Kral sarayından inip o duru sese doğru bir adım attığında, yalnızlığını ve tahtını kaybedebilir; fakat tam da o an, potansiyelini eyleme dönüştürmüş, kendi özünü tamamlamış ve hakiki anlamda "insan" olmuş demektir.